|
Gazeteciliğe nasıl başladınız ?
1974 senesiydi. Ben amigo olarak, elimde davulumla, Fenerbahçe maçlarına giderdim. Çok zor olurdu 15-16 saat önceden gidip sıra beklemek. Aile dostu bir gazeteci vardı Erdoğan Bazer, Dünya Gazetesi'nin istihbarat şefiydi. Dedim ki "tribünlere bedava girebileceğim bir basın kartı bulabilir miyiz?" O da "kart alabilirsin ancak gazeteci olman gerekiyor, gel seni gazeteci yapalım, o zaman maçlara bedava girebilirsin." dedi. Ben de maçlara bedava girebilmek için gazeteci oldum. Sonradan foto muhabiri olarak işe başladım. Yaklaşık dört ay foto muhabiri oldum. Kale arkasında, atılan gollerin fotoğrafını çekiyordum. Bir gün; şu an Çınar Oteli'nin bulunduğu Şeref Stadı'ndaki Beşiktaş antremanından gelirken, Galata Köprüsü'nün açıldığını gördüm, bir kalabalık toplanmıştı etrafına. Öğrenci olayları olmuş. Öğrenciler karşıya toplu halde geçmesinler diye köprüyü açmışlardı polisler. Bunlar; yürüyüş yapan öğrencilerdi. Kayıklarla geçme durumu vardı ve Avrupa yakasına gazeteciler geçememişlerdi, çünkü o aralar Cağaloğlu'ndaydı bütün gazeteler. Bu yüzden bu yakadaki bütün fotoğrafları ben çektim. Çektiğim fotoğrafları da çok beğendiler. "Bundan sonra sen polis muhabiri olacaksın, olaylara gideceksin." dediler. Çünkü o zamanlar çok fazla olay oluyordu. Özellikle de üniversite ve işçi olayları... Böylelikle polis muhabirliğine başladım, hala da muhabirliğe devam ediyorum.
Neden gazetecilik ?
Gazeteciliğe nasıl başladığımı az önce anlattım ancak nasıl kaldığım, tamamen benimle bir süre sonra keşfettiğim bu mesleğin benim huyuma suyuma, benim hiperaktifliğime, birazcık deliliğime son derece uygun olduğunu anladım. Bundan sonra da bir tutku başladı ve bu tutku giderek büyüdü, büyüdü... Hala o büyümeyi yüreğimde hissediyorum. O sevginin adım atışını hissedebiliyorum. Zaten çok da sevilmeden yapılabilecek bir iş değil gazetecilik. Dikkat edersen, gecenin bu saati (19:30) sen de buradasın ve görüyorsun; herkes bir koşuşturma içinde. Bu koşuşturma bütün bir gün yaşanıyor. Doğduğu anda ölen bir ürün gazete. Gazeteyi çıkartana kadar uğraşıyorsun ancak çıktığı andan itibaren eskime süreci başlıyor. "Hiç bir şey dünkü gazete kadar eski değildir" diye bir söz vardır. Her gün koşuşturmayla geçen bir çabayı, bütün benliğinle, bütün içtenliğinle, bütün emeğinle, yürekle yapabilmek için de mesleğini çok sevmek gerekiyor. İşte bu yüzden gazetecilik.
ATV'de A Takımı'nı sunuyorsunuz. Programın içeriği nedir ?
ATV'de A Takımı'nı hem hazırlayıp, hem sunuyorum. İçeriği daha ziyade içinden insan geçen bir program yapmak. Sahici bir program yapmak. Dibre değil de; esas olan dokunmatik bir program yapmak. Bir anlamda benim bir haber programından çok, sanki gezici bir terapi programı yapıyorum gibi. İnsanlarla sohbet ederek, onlarla gülüp, onlarla ağlayarak, küçük, kırık dökük, kapının arkasına atılmış, belki de halının altında kalmış sorunlarla ve değişik yönlerden gelmiş insan gruplarıyla haşır neşir oluyorum. Kimi zaman başka türlü şeyler yaptığım da oluyor. Örneğin; cumhurbaşkanıyla da, genel kurmay başkanıyla da yaptığım söyleşiler, programlar oluyor. Esas bu az önce anlattığım platformun üzerinde dönüp duruyorum daha ziyade. İçeriği; spordan aktüaliteye, magazinden sohbetlere kadar her şeyin olduğu, bir televizyon dergisi yapıyorum.
Çocukluğunuz nasıl geçti ? Mutlu bir çocuk ve iyi bir öğrenci miydiniz ?
Kimi zaman hiçbir çocuğun olamayacağı kadar mutluydum, kimi zaman ise hiçbir çocuğun olamayacağı kadar mutsuzdum. Nerde oturmuş olursam olayım her tarafımdaki çocukların babaları bilinen meslekler yaparlardı, anneleri ev hanımıydı. Anneleri bütün gün evde otururlardı. Babaları ise ya kasaptı, ya manavdı, ya postacıydı, ya memurdu, ya da bir esnaftı. Ama benim hem annem hem babam sahne sanatçısıydı. Bu anlamda tektim. Tabii sahne sanatçısı olunca onlar çok fazla turneye giderlerdi, geceleri çalışırlardı. Ben okuldan eve gelip, derslerimi bitirdiğimde haydi sofraya oturalım, sohbet edelim, dertleşelim gibi bir durum olamıyordu çünkü onlar hazırlanıp işe gidiyorlardı. Onlar geldikten 1-2 saat sonra da ben kalkıp okula gidiyordum. Hele turnelere gittiklerinde; o zaman turneler çok uzun sürüyordu, iletişim bu kadar güçlü değildi, telefon da yok, sadece mektupla iletişim kuruluyordu, çok özel durumlarda ise telgrafla. 4 ay, 5 ay yok oluyorlardı ortadan, yılbaşlarında, özel günlerimde, karnemi aldığım günde yanımda olamıyorlardı. Mesela 39 derece ateşle yattığımda annem bana bakmak için yanı başımda değildi. Bu anlamda çok mutsuzdum. Ancak hiçbir çocuğun anne babası ona Türkiye'de hiç bulunmayan bir bisiklet getiremiyordu. Örneğin bir tek benim tenis topum vardı mahallede. Tenis topunun ne olduğunu kimse bilmiyordu, aslında ben de pek bilmiyordum ama babam bana değişik, küçük bir top getirmişti.
Gelen oyuncaklar olsun, gelen çikolatalar olsun, hiç alışılmadık, hiçbir çocuğun yiyemeyeceği şeylerdi. Ancak bunlar keçi boynuzundaki tatlı bir yer gibiydi. Seneye 4-5 kere yayılan şeylerdi. Bunun dışında da yalnızlık ve hüzün hatırlıyorum.
|